...

bir rüzgâr,bazen poyraz,bazen rodos,bazen dalga,bazen deniz. kıyıya her vuruşunda sessiz kalmış bir kızın hiç bitmeyen masalı var.. yalın ayak durmayı seçen, seçebilen "BİRİ" diğerlerinden farkı bu.

10/05/2006

Yorgun


Yorgun bir deniz daha ne kadar taşıyabilir ki gemilerini,
neresi kaldı sana liman?

1 Yorum:

  • saat: 12:47 ÖS , Anonymous Adsız dedi ki...

    Duygusuz sularından inerken Nehirlerin
    Gördüm değildim artık yönetiminde yedekçilerin:
    Bağrışan Kızılderililer hedef yapmışlardı kendilerine,
    Çırılçıplak çivileyerek onları alacalı direklere.

    Hiç umurumda değildi tayfalar,
    Ne Felemenk buğdayları veya ne de İngiliz pamukları taşıdığım.
    Bu gürültüler de kesilince yedekçilerimle beraber,
    Bıraktılar beni Nehirler gitmeye istediğim yere.

    Gelgitlerin kudurmuş çalkantılarında, geçen kış,
    Koştum! çocuk beyinlerinden daha sağır!
    Ve yerlerinden ayrılıp kopmuş Yarımadalar
    Rastgelmedi böylesine coşkulu bir patırdıya.

    Denizde, uyanışlarımı kutsadı fırtına.
    Kurbanlarının sonsuz yuvarlayıcıları denen
    Dalgalar üzerinde ben,
    Dansettim on gece bir mantardan daha hafif,
    Özlemeden budala gözünü deniz fenerlerinin!

    Çocukların bayıldığı mayhoş elmaların etinden
    Daha tatlı olan yeşil su, işledi çam tekneme,
    Savurarak her yere ne varsa çapa, dümen;
    Yıkadı beni lekelerinden
    Kusmukların ve mavi şarapların.

    Ve o zaman, dalgın ve hayran,
    Bazan, düşünceli bir ölünün indiği
    O yeşil mavilikleri yutan Denizin,
    Yıldızların parıldadığı sütbeyaz
    Şiiri içinde yıkandım durdum.

    Gündüzün parıltıları altında, birdenbire renklendirerek,
    Mavilikleri, coşkuları ve ağır ses uyumlarını,
    Alkolden daha güçlü, flütlerimizden daha engin,
    Sevginin acı kızıllıkları mayalanır orada!

    Şimşeklerle çatlıyan gökleri, kasırgaları,
    Patlayan dalgaları ve akıntıları bilirim:
    Ve akşamı, bir güvercin sürüsü gibi birden
    Havalanan Şafağı bilirim ben,
    Ve bazan, gördüm insanın gördüğünü sandığı şeyi!

    Uzaklarda, kendi pancur titreşimlerini yuvarlayan dalgaları,
    Çok eski dram oyuncuları gibi
    Uzun mor ışık pıhtıları ile aydınlatan,
    Gördüm, o gizemli korkularla lekeli
    Alçakta asılı duran güneşi!

    Gördüm ışıldayan karları ile yeşil gecenin düşünü,
    Denizin gözlerine ağır ağır yükselen öpücüğü,
    Özsuların işitilmedik dolaşımını,
    Sarı ve mavi uyanışını şarkı söyleyen fosforların.

    Azizelerin ışık saçan ayaklarının, açabileceğini düşünmeden
    Soluğan Okyanusların burunsallıkla tıkalı burunlarını,
    Azgın boğalar gibi ardından gittim aylarca
    Kayalara saldıran dalganın!

    Çiçeklere insan derili panter gözleri karıştıran
    Bilir misiniz, inanılmaz Florida'lara gidip çarptım gövdemle!
    Ve maviye çalan yeşil renkli sürüler için, denizlerin ufkuna gerilmiş
    Dizginlerdi ebem kuşakları!

    Sazlar arasında, koca bir Devin kokup çürüdüğü,
    Mayalanan uğursuz geniş bataklıkları gördüm!
    Durgun denizlerin ortasında açılıp yarılan suları,
    Ve girdaplara çağıl çağıl dökülen uzaklıkları!

    Buzulları, gümüş güneşleri, sedef renkli dalgaları, kor kor yanan gökleri!
    Kapkara kokularla eğri ağaçlardan sarkarak düşen,
    Böceklerin kemirdiği dev yılanların kaynaştığı,
    Karanlık körfezlerin dibine, korkunç oturmalarını gemilerin!

    Mavi dalganın bu kırmızı renkli balıklarını,
    Bu altın balıkları, bu şakıyan balıkları
    Göstermek isterdim çocuklara.
    - Sürüklenirken koylardan engine,
    Sallandım çiçekten köpüklerin beşiğinde
    Ve zaman zaman kanat açtım anlatılmaz rüzgarlara.

    Bazan, kutuplara ve kıtalara kanıksamış şehit düşmüş bir ölüydüm ben,
    Hıçkırığı dalgamı yumuşatan deniz,
    O sarı çekmenli gölge çiçeklerini sunardı bana
    Ve diz çökmüş kadın misali kalakalırdım orada...

    Bordalarımda kavgaları çalkandıran yarımada,
    Ve sarışın gözleri ile yaygaracı kuşların pislikleri.
    Ve ben, dolaşıyordum enginde tek başıma,
    Çürük iplerimden geri geri,
    Boğulmuş ölüler inerken uyumaya...

    Ya da koyların saçları altında kaybolmuş,
    Kuşları olmayan havaya fırlatılmış bir gemiydim fırtınada
    Savaş gemileri ve Hanza kadırgaları
    Benim suyla sarhoş cesedimi artık yeniden
    Çekip çıkaramayacaklardı denizden.

    Özgür, buğu buğu tüten ve mor sislerle örtülü,
    İyi ozanlar için tatlı bir reçel olan
    O güneş yosunlarını ve lacivert ağdaları taşıyan
    Bir duvarı deler gibi deliyordum kızaran göğü.

    Ufacık, ışıklı süsleri ile leke leke teknemle,
    Koşuyordum yağız deniz atlarının eşliğinde,
    Döverken kalın sopalarla temmuz güneşleri
    Yakıcı hunileri ile deniz ötesi gökleri;

    Mavi hareketsizlikleri sonsuza dek eğiren
    Karanlık burgaçların ve azgın canavarların
    Titriyordum duyarak uzak iniltilerini
    Özlüyordum eski kaleleri ile Avrupa'yı!

    Gördüm yıldız yıldız serpilmiş takım adalarını!
    Ve çılgın gökleri gezgine açılmış adaları;
    - Milyonlarca altın kuş, Ey Geleceğin Gücü!
    Bu dipsiz gecelerde mi uyuyorsun sen,
    Oraya mı sürgün ediyorsun kendini? -

    Ama gerçekten çok ağladım ben! Şafaklar üzücü,
    Aylar acımasız ve güneşler acı;
    Buruk aşk, sarhoş edici uyuşukluklarla doldurdu ruhumu.
    Ah! Omurgam çatlasın, Ah! denize gideyim!

    Bir Avrupa suyunu özlüyorsam eğer,
    Kokulu alacakaranlığına doğru akşamın,
    Yere çömelmiş üzüntülerle dolu bir çocuğun,
    Bir mayıs kelebeği denli dayanıksız bir gemiyi
    Saldığı, soğuk ve kara
    Bir su birikintisidir bu.

    Sizin yorgunluklarınızda yıkandım, ey dalgalar,
    Artık silemem izlerini pamuk yüklü gemilerin,
    Delip geçemem gururunu bayrakların, flamaların,
    Ne de bundan böyle yüzemem
    Korkun gözleri altında dubalı köprülerin.

    "Le Bateau Ivre", Arthur Rimbaud (1854-1891)

     

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Ana Sayfa